Bodhisattva İlkeleri (I)

Bodhisattva İlkeleri, Budalığa Giden Yol (I)

Bu metin Sheng Yen Usta’nın New York’taki Chan Meditasyon Merkezi’nde 6-8 Aralık 1997 tarihlerinde bodhisattva ilkeleri konusunda yaptığı konuşmaları içermektedir.

Çeviren: Changding

Giriş

Mahayana Budizminde bir söz vardır : “Dönülecek ilkeleri olanlar bodhisattva’dır; dönülecek ilkeleri olmayanlar ise bizim yolumuzdan değildir.” Çoğu Budist bodisattva ilkelerini kabul etmenin büyük meziyetler kazandıracağını bilir; ancak ilkelerin gerçek anlamına derinlemesine vakıf olmadan, ya da bu ilkeleri izlemenin ne gerektirdiğini bilmeden inanırlar. İlkeleri çok doğalmışçasına, yanlızca iyi bir şey olduğunu varsayarak kabul ederler.Bu duruma bir çare olarak, bodhisattva ilkelerinin aktarımı için resmi aktarım töreninin öncesinde üç günlük bir kurs düzenliyoruz. Böylelikle katılanlara Mahayana geleneğinin içinde bu ilkelerin taşıdıkları anlam ve değeri anlatabiliyorum. Her katılımcı ancak bu ilkeleri izlemenin ne anlama geldiğini anladıktan sonra bunları kendi adına kabul edip etmeme kararını almakta özgür oluyor. Bu durumda, geçmişte katılımcıların çoğu ilkeleri kabul etme kararı aldı ve memnuniyetle kendilerini bodhisattva yoluna adayabildiler. İlkelerin bu şekilde -katıılmcılarca tam bilinçle, doğru olarak anlaşılmalarına fırsat tanıyacak şekilde- aktarılması katılanların mecburiyet ya da suçluluk duyguları olmadan, Budalık tohumlarını kendi zihinlerine ekmelerine yardımcı olabilir.

İlkeleri izlemeye and içmekteki erdem, bizim büyük bir gayretle kendimizi arındırmamızı olanaklı kılmasıdır. Bu davranış kuralları aynı zamanda bizim diğerleriyle daha barışçıl ve uyumlu bir şekilde iletişim kurmamıza yardımcı olabilir. Eğer Üç Grup Saf İlke, Beş İlke ve On İyi Davranışı uygulamak suretiyle bedenimizin eylemlerini, konuşmalarımızı ve zihnimizi arındırabilirsek, böyle bir uygulamanın sağladığı bilgelikle arzu, açgözlülük, öfke ve diğer tüm acı verici duyguları altedebiliriz. Bir bodhisattvanın şefkat zihniyle tüm duyarlı canlıları kabul edip bağrımıza basabilir, kendi davranışlamızı arındırmak yoluyla daha geniş anlamda toplumun dönüşmesine yardımcı olabiliriz. Izdırabın ortasında bile, her bireysel duyarlı varlık bencillikten arınmış (altruistic) bodhi-zihnine ulaşabilir, ve aynı zamanda bu bilgeliğin aydınlanmış zihninin başkalarında da uyanmasına yardımcı olur.

Burada aktarımını yaptığımız and ve ilkeler, Dört Büyük Yemin, Üç Grup Saf İlke, Beş İlke ve On İyi Davranış herkes tarafından kolaylıkla uygulanabilir. Üç Grup Saf İlke’nin uygulanmasında büyük esneklik mevcuttur: içlerindeki temel esasa bağlı kalındığı sürece, bu ilkeler bodhissatva yolunu izleyen birinin karşılaşabileceği farklı durumlara uygulanabilir. Böylesine bir esneklik ilkelerin büyük farklılıklar gösteren değişik insanlar tarafından uygulanmasını görece kolay bir hale getirir. Bu ilkeler Budistler için sağlıklı davranışlara bir rehber olarak kabul edilebileceği gibi, bunları uygulamakta gösterilen adanmışlık tüm uygulayıcılar için değerli bir taahhüt olacaktır.

Bodhissatva ilkelerinin içeriğini değiştirmeye cesaret edemem, yeni ilkeler koymak için gereken erdeme de sahip değilim. Yalnızca Çin ve Tibet geleneklerinin çeşitli bodhissatva ilke sistemlerini ele aldım ve bunları modern uygulayıcıların ihtiyaçlarına uyacak şekilde uyarladım. Böyle yaparak bodhissatva ilkelerinin ruhunun gerçekleştirilmesini desteklemeyi umuyorum, ve tüm uygulayıcıları bu ilkeleri kabul edip uygulamaya cesaretlendiriyorum.

Şefkatin Kaynağı

Sevgi, iyilik ve şefkat Budizmin temel kaynaklarıdır. Genel bir perspektiften bakıldığında, bu erdemlerin daha başka pek çok dinsel geleneğe ve ruhani uygulamaya ait benzer değerlerle örtüştüğü görülür. Ancak Budizmde gerçek sevgi ve şefkat kendi varoluşumuzun gerçek doğasına ulaşan bir içebakıştan kaynaklanır, bu nedenle de uygulayıcının deneyimine daha derinden bağlıdır. Bunu iki perspektiften anlamamız mümkündür.

İlk olarak, karşılıklı bağlılık perspektifinden, dünyada maddi olsun, manevi olsun hiçbir olgunun diğer olgulardan bağımsız olarak varolmadığını görürüz. Tüm varlıklar ve eşyalar birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Görünüşte bağımsız olan bir varlığın dahil olduğu her eylem aslında karmaşık, sonsuz bir ağ içerisinde birbirine bağlıdır; birbirinden etkilenir. Varolan herşey varoluşlarının gereği olarak görünüşte dışsal, sayısız etmene dayanır. Tüm varlıklar arasındaki bu geniş ilişkiler sisteminden ayrı tutulduğunda varoluş imkansızlaşır. Bu içinde yaşadığımız dünyanın doğasının derin gerçekliğidir; aynı zamanda da bizim yaşadığımız şekliyle kendi bireysel yaşamımızın gerçekliğidir. Hepimiz birbirimize ve duyarlı duyarsız tüm canlı varlıklara bağlıyız.

İnsani bir ölçekte, hiç kimsenin toplumdan tamamıyle bağımsız olamayacağı olgusundan hareketle karşılıklı bağımlılık gerçeğini görebiliriz. Sahip olduğuımuz her şey için diğer insanların yardımına ihtiyaç duyarız: gıda, giysi ve barınak gibi temel ihtiyaçlardan, edindiğimiz farklı bilgi ve yeteneklere, işimizde kazandığımız tatmin ve tamamlanma duygusuna kadar. Eğer görece istikrarlı bir toplumda yaşama şansına sahipsek, günlük hayatımızda sahip olduğumuz düzen ve istikrarın da toplumun yapısına ve her tür kamu kuruluşunda görev yapan diğer insanların çalışmalarına bağlı olduğunu bilmeliyiz. Aynı şekilde küresel karşılıklı bağımlılık ve farklı milletlerle kültürler arasındaki karşılıklı etkiler de sık sık ekonomi, siyaset bilimi ve kültürel araştırmalar alanlarında kendini gösterir.

Daha geniş bir ölçekte, duyarlı ve duyarsız sayısız farklı yaşam formları da bizim mutluluğumuz üzerinde dolaylı ya da dolaysız çeşitli etkilere sahiptir. Aynı şekilde Budistlerin sayısız geçmiş yaşam ve gelecek yenidendoğum inancı açısından bakarsak, her birimizin sayısız geçmiş yaşam içinde, diğer tüm duyarlı varlıkların her biriyle bir zamanlar çok yakın, doğrudan bağlantı içinde yaşamış olmamız gerekir. Tüm bu “diğer varlıklar” bizim annelerimiz, babalarımız veya kardeşlerimiz olmuştur. Her biri bir zamanlar bizim mutluluğumuzun kaynağı olmuştur. Bu tür bir bakış açısıyla, tüm varlıklara karşı bir sempati ve ilgi beslemememiz nasıl mümkün olabilir? Onlara karşı yalnızca derin bir sorumluluk duygusu ve minnetkarlık beslememiz mümkündür. Böylesine bir minnetkarlık ise, bir bireyin ailesine, ırkına ya da milletine karşı beslediği sevginin ötesine geçen hakiki bir özen ve sevgiyi doğuracaktır. Heryerdeki tüm varlıklara yayılan bu tür bir sevgi, gerçekte tek bir aile olduğumuz bilgisinden kaynaklanır.

İkinci olarak, tüm şartların eşitliği perspektifinden bakıldığında, duyarlı ve duyarsız varlıklar arasındaki tüm bu sonsuz farklılaşmış karşılıklı ilişkiler ve bağlantılar çok sayıdaki bireysel özellik ve ayrımların ortaya çıkmasına neden olur. Ancak, bu görünüşte eşşiz ve şahsına özel varlıklar birbirine bağlıdır; hiç birinin bağımsız ve daimi olarak kendi başına varolduğu söylenemez. Bu boşluğun doğasıdır. İçebakma ve gerçek şefkatin terbiyesi yoluyla bu koşullara bağlılığın derinliklerine daldıkça, tüm olguların doğuştan gelen, kendine mahsus bir doğadan yoksun olduğunu bizzat kendimiz, dolaysız olarak anlayabiliriz. Varlıkların bu özü ya da boşluk doğası, onların derinde olan benzerliklerini meydana çıkarmaktadır. Erdemin deneyimlenmesi olan, varoluşun dualist olmayan (non-dual), eşit doğasının anlaşılmasıyla, kalplerimizde ayrımsız tüm varlıklara yardım etmek, faydalanmalarını sağlamak yönünde sınırsız bir arzu kaynak bulacaktır.

Mahayana geleneğinde tüm duyarlı varlıklar Budalar ile özünde aynıdır. Tüm duyarlı varlıklar tam aydınlanmayı gerçekleştirme ve Buda olma potansiyeline sahiptir. Tam Budalık yolunda yürüyen bir kişi tüm varlıklara karşı kendisiyle tek bir bedenmişçesine derin bir şefkat geliştirmek zorundadır. Bu bir dilekten çok, eylemlerimize esin veren ve bizi dünyada insanca yaşamaya zorlayan samimi bir motivasyondur. Diğer duyarlı varlıklar derin bir kafa karışıklığının içinde acı çekerken, sanki biz kendimiz acı çekiyormuşuz gibidir; ancak kendimize ya da diğerlerine yardım edecek bilgelikten yoksunuzdur. Bu gerçek ilgi ve sevgi dıştaki biri ya da bir şeyden değil, kendi varoluşumuzun doğasını sezmemizden kaynaklanmaktadır. Bu tür bir sezgi aydınlanmış bir varlığın ahlaki dürtüsüdür. Bodhisattvanın ise hem motivasyonu hem de içsel gücünün kaynağıdır.

Kimdir Bodhisattva?

Her Budist uygulayıcı için uygulamanın nihai amacı tam aydınlanmaya veya Budalığa ulaşmaktır. Bu yüce hedefe ulaşmak için, bilgelik geliştirmeye ve meziyet biriktirmeye çalışırız, ve bu uygulama yoluyla hem kendimize hem de diğerlerine faydalı olmamız mümkün hale gelir. Üç Grup Saf İlke’de (aktarım töreninde kabul edeceğimiz) ortaya konduğu şekliyle bu uygulama tam da bodhisattva yolunu izleyenler için bir görevdir: tüm duyarlı varlıkların faydalanması için meziyet biriktirmek ve bilgelik kazanmak. Bilgeliğin ve meziyetin büyük çabalar sonucu kazanılması yoluyla, bir bodhisattva uygulayıcısı Budalığa ulaşacaktır. Diğer bir deyişle, bodhisattva yolunda yürümek Budalığın nedenidir; Budalık ise bodhisattva uygulamasının tamamlanmasının sonucudur.

Budist çevrelerde bodhisattva kelimesini sık sık duyuyoruz. Çin Budistleri arasında, bodhisattvanın Çince çevirisi ‘pusa’ yaygın olarak dost bir uygulayıcıya seslenirken kullanılan bir hitap şeklidir. Aynı zamanda rahipler tarafından halktan biri hakkında konuşurken kullanılan bir saygı ifadesidir. Diğer taraftan, Budist olmayan biri bir Budist manastırı ziyaret ederken bodhisattvaların sunakta duran heykeller olduğunu zannedebilir. Kısacası, Budist olsun olmasın pek çok insan bodhisattva teriminin gerçek anlamından habersizdir. Bu nedenle bodhisattva uygulamasının neler gerektirdiğini anlamamız için öncelikle bu terimin aydınlatılması zorunludur.

“Aydınlanma” ve “duyarlı varlık” anlamlarına gelen iki Sanskrit kelimenin birleşmesiyle oluşan bodhisattva kelimesi, aydınlanmış bir duyarlı varlığı ifade eder. “Aydınlanmış” belli bir derecede aydınlanmaya, uyanışa, anlayışa veya dikkate ulaşılmış olmaktan kaynaklanan niteliğe işaret eder. Bu kavram bir çok ayrıntısıyla çok zengin, çok cepheli anlamlara sahiptir. “Duyarlı varlık” dünyayı sezgi, duygular, duyumlar ya da heyecanlarla deneyimleyen yaşayan bir varlık anlamına gelir.

Böylelikle bodhisattvanın dört seviyeli bir anlamı olduğu anlaşılabilir. Birincisi, bu terimle ifade edilen varlık, üstün erdeme ya da aydınlanmaya ulaşmak arzusunu taşımaktadır. İkincisi, bu varlık böyle bir arzunun peşinde koşmaktaki amacı diğer duyarlı varlıkların gerçekten faydalanmasını sağlamak, böylelikle aydınlanmaya ulaşmalarını sağlamaktır. Üçüncüsü, her bodhisattva kendi gerçek doğasının ya da Buda-doğasının tam olarak aydınlanması için çalışır. Dördüncüsü, bu tür bir tam aydınlanma için uğraş verdiği sırada, bodhisattva sonsuz sayıdaki duyarlı varlıkların her birinin de aynı Buda-doğasını uyandırması için aynı şekilde yoğun bir çaba gösterir. Bu dört düzeydeki anlamı birarada göz önünde bulundurarak, bodhisattva kelimesinin şu tarifi ortaya çıkmaktadır: yoldaki tüm duyarlı varlıkların aydınlanması için uğraşırken, Budalığa ulaşmayı arzulayan biri.

Güçlüklerin Üstesinden Nasıl Gelinebilir

Aydınlanma deneyimi olmaksızın, Mahayana geleneğini izleyen adaylar, yani bodhisattvalar, nasıl olur da görünüşte imkansız olan bu tüm duyarlı varlıklara yardım etme görevini yerine getirebilir? Bodhisattva yolunu takip eden uygulayıcılar henüz kendileri aydınlanmaya ulaşamamışken diğerlerinin aydınlanmalarına gerçekten nasıl yardımcı olabilir? Bu tür sorularla cesareti kırılan pek çok uygulayıcı, inanç geliştirmeye ve kendini Buda’ya adamaya özel bir önem atfederken, diğerleri yalnızca hayatın emek ve zahmetinden kaçmak arzusuyla boşluğu gerçekleştirmeye odaklanırlar.

Bu tir tepkiler anlaşılabilir, nihayetinde hepimiz sadece insanız. Eğer yüzmeyi bilmiyorsak boğulmakta olanları nasıl kurtarabiliriz? Ve eğer nihayetinde yüzmeyi öğrenmiş ve kendimizi diğer kıyıya atmışsak, niçin tekrar gürleyen sulara geri atlayıp hayatımızı tehlikeye atacağız? Bu davranış kimi uygulayıcıları kendilerini alelacele ızdıraptan kurtarmaya yöneltmiştir. Duyarlı dünyadan soyutlanmış bu insanlar yalnızca döngüsel varoluşun okyanusundan kendilerini kurtarmanın yolunu ararlar. Bu insanlar için bodhi-zihni geliştirmek gittikçe daha zor hale gelir ve olağanüstü uzun sure alabilir.

Aslında insanları boğulmaktan kurtarmak için, kişi suları terk etmemeli ve kıyıya güvenli bir şekilde ulaşmanın yolunu aramalıdır. Ve eğer yüzmeyi bilmiyorsak, öğrenebileceğimiz tek yer, sevsek de sevmesek de, suyun içidir. Aynı şekilde bodhisattva yolu ızdırabın ortasında, döngüsel varoluşun girdabının içinde uygulanmalıdır. Ancak başımızı suyun üzerinde tutmak için güç ve yeteneğe ihtiyacımız vardır; yalnızca Budaların gücüne dayanmamız, veya tam aydınlanmaya ulaşmayı beklememiz mümkün değildir. Sezgi, sarsılmaz bir inanç ve yeminler, sevgi ve şefkatin durmaksızın geliştirilmesi, ve boşluğun doğasına doğrudan içebakış yoluyla dalma, bel bağlayabileceğimiz dört şeydir. Bu dört konuda dengeyi korumak, bizi zor zamanlarımızda koruyup destekleyecektir. En sonunda ızdırap ve zaafiyetlerimizi dizginleyecek, boşluğu ve tüm varlık ve koşulların birbirine bağlılığını kavramamızı sağlayacaktır. Yolu bulmak ve ısrarla yoldan ayrılmamak için bodhisattva ilkelerini kabul etmeli ve bunlara kendimizi adamalıyız. Bu Budalığa giden özel yolu kurup bu yolda devam etmemizi sağlayacak ilk adımdır.

Vinaya Uygulaması Üzerine

Yeminlerimizi pratiğe geçirmek ve kendimize belli bir davranışsal rehber ilkeler temin etmek amacıyla, kendimizi belli bir ilkeler sisteminin ortaya koyduğu kurallara teslim ederiz. Bu kurallar ya da sistemler için kullanılan Sanskrit terim vinaya’dır; dilimize “disiplin” ya da “kısıtlama” olarak çevrilebilir. Kayıtlara göre Shakyamuni Buddha öğretisini yaymaya başladığı ilk oniki yıl herhangi bir davranış kuralları seti oluşturmamıştı; çünkü ilk uygulayıcılar öyle bir yüksek ruhani beceriye ulaşmış, ve öyle güçlü ve derin pozitif karmik köklere sahiptiler ki, herhangi bir sağlıksız ya da yıkıcı eyleme girişmemişlerdi. Ancak Sangha’nın bütünlüğünü ve öğrencilerinin kurtuluş yolunda uygulamalarını tehdit edecek nitelikte kötü davranışların ortaya çıkmasından sonra Buda izleyicileri için davranış kuralları koymaya başlamıştır. Böylelikle ortaya çıkan kurallar boşlukta duran soyut ilkelere dayanarak hazırlanmamıştır; bunlar ilk uygulayıcılar topluluğunda ortaya çıkan belli sorunlara verilen doğrudan yanıtlardır.

Bu nedenle vinayaların ortaya çıkmasının ardındaki niyet gelişigüzel bir takım disiplin kısıtlamalarının uygulayıcılara dayatılması değildir; daha çok Buda’nın öğretilerini izleme ve nihayetinde kurtuluşa ulaşmada onlara yardımcı olacak gerçekçi bir rehber davranış seti vermekti. Yazılı kayıtların tanıklığından, Buda’nın ölümü sırasında öğrencisi Ananda’ya, yalnızca vinayanın korunmasının Dharma’nın dünyadan yok olmasına engel olabileceğini söylemiştir. Ancak burada vinaya uygulamasının temel prensipleri olarak; öldürmeyi, çalmayı, cinsel ve sözlü suistimalde bulunmayı ve içki içmeyi yasaklayan beş ilkeyi kastetmiştir. Rahiplerin izlediği, kimi olaylara karşı fomüle edilmiş çok sayıdaki daha küçük ilkeler için ise, Buda gerektiğinde izleyicilerinin bunlardan vazgeçmesine izin vermiş, değişen koşullar karşısında bunların yardımdan çok ayakbağı haline gelebileceğini belirtmiştir. Buda, kural haline getirilmiş düzenlemelerin, izleyicileri hiç bir surette faydalı davranışları yerine getirmekten alıkoymaması gerektiğini, ayrıca hangileri olduğunu belitmeden, vinayanın ruhuna uyan ve faydalı olacağı kanıtlanmış ahlaki pratikleri izleyicilerin hiç tereddüt etmeden benimsemesi gerektiğini eklemiştir.

Buda, izleyicileri Dharma’yı yabancı ülkelere taşımaya başlayıp farklı kültürlerde ve farklı devirlerde onun yolunu izlemeye devam ederken esnek olmalarını, herbir zaman ve yerin adet ve geleneklerine uyum sağlamalarını istemiş, böylelikle vinayanın temel prensiplerine karşı gelmemelerini sağlamıştır. Ne yazıkki, Buda’nın geçiş yapmasının duygusallığına yenilen Ananda, Buda’ya hangi küçük prensiplerin gözardı edilebileceğini sormayı unutmuştur. Bu gözden kaçış Sangha’nın daha tutucu üyelerini rahatsız etmiş, ve Buda’nın paranirvanasının ardından öğrencilerinin düzenlediği ilk konseyde yanlışlıkla önemli ilkelerin çıkartarak Buddhadharma’dan ödün verilmesi yerine, tüm kuralları sistemleştirip katı bir şekilde korunması kararlaştırılmıştı. Bu nedenle, Budist alemdeki farklı farklı karmaşık manastır kurallarının çoğu icatların değil, yorum farklılıklarının sonucu olarak meydana gelmiştir.

Bununla birlikte, Budizmin gelişim tarihi boyunca değişen tarihsel, sosyal ve kültürel koşullara uyum sağlamak üzere Buda’nın bıraktığı orjinal vinayadan sayısız disiplin kuralı üretilmiştir. Sıradan halk için olan kurallar, farklı kategorideki rahipler için olan kurallar, ve ikisini de bağlayan kurallar vardır. Bu kuralların kimi genel ve basittir, Üç Hazineye sığınmak ve Beş İlkeleri uygulamak gibi; kimileri ise oldukça ayrıntılı ve karmaşıktır, örneğin rahip ve rahibeler için, ayrımların titizlikle çizildiği yüzlerce maddelik olanları gibi. Ancak tüm bu davranış kuralları aynı amaca hizmet eder: dünyada Buddhadharma’nın sürekliliğini korumaya almak, ve uygulayıcıların aydınlanmaya ulaşmasını sağlamak.

Vinaya kurallarının temel amacı Budistlere şefkat ve erdem geliştirmede, duyarlı varlıkların ızdıraptan kurtulmalarında yardımcı ve işlevsel olarak bağıntılı bir etik yaşam standardı sağlamaktır. Bu ilkeler sistemleri ne “ruhsal güçlerimizi” arttırmamızı sağlamak için formüle edilmiştir; ne de diğer insanların davranışlarını ölçüp yargılamamız için ahlaki bir dayanak sağlarlar. Hele de bize başka bir tartışma konusu olsun, boş, kendine özel sohbet olsun diye de ortaya konmamıştır. Ilkeleri tartışıp araştırmak çok önemli olsa da, sadece tartışıp pratiğe geçirmemek, yemekleri tartışıp yememek gibi, ya da bize hiçbir faydası olmadığı halde başkalarının paralarını saymak gibidir. Gerçek anlamda, bir birey açısından vinayanın amacı yerinde davranışlarla gündelik yaşamda Buda’nın öğretilerini gerçekleştirmektir. Bu nedenle yazmalarda sık sık vinayaya, Shakyamuni Buddha tarafından öğretilmiş Dharma’nın gerçekleştirilmesinde bu davranış kurallarının oynadığı bütünleyici rolün altını çizecek şekilde, “Dharma’yı düzelten vinaya” adıyla anılır.

Beş İlkeler

Vinaya uygulamasında adanma yönünden, Üç Hazineye, yani Buda, Dharma ve Sangha’ya sığınma ve güven bulunmaktadır. Diğer taraftan vinaya uygulamasının uygulanabilirliği yönünden ise, sadece kişisel olmaktan çıktığı yerde, kişinin diğerleriyle karşılıklı etkileşimini şekillendirmeye başlar; bu da Beş İlkelerin yerine getirilmesidir: öldürmemek, çalmamak, cinsel istismarda bulunmamak, sözlü istismarda bulunmamak, ve içki kullanmamak. Beş İlkeler, Budizmde ilkelerin en basitleştirilmiş halidir; yine de diğer tüm Budist ilke ve yemilerinin üzerinde durduğu temeli teşkil ederler. Çok ayrıntılı olan rahip kuralları da dahil, hangi ilkeler setini ele alırsak alalım, hiç biri Beş İlkelerin kapsamı dışında kalmaz. Budizmin uzun tarihi boyunca gelişmiş değişik davranış kurallarından hiç biri beş ilkeleri göz ardı etmemiştir. Beş İlkelerin Budizm’deki en önemli ilkeleri olduğunu söylemek hiç de abartı sayılmaz.

İlk bakışta, kimileri beş ilkelerin izlenmesinin kolay olduğunu düşünebilir, çünkü görünüşte çok basittirler. Kimileri bunların yalnızca kabuledilebilir, medeni davranışlardan oluşan bir tür evrensel kurallar oldukarını da düşünebilir. Ancak böyle bir varsayım oldukça üstünkörü olacaktır. Kendimizi Beş İlkelere adayıp, onları hayatımıza dahil ettiğmizde, bu ilkeleri izlemenin düşündüğümüz kadar kolay olmadığını anlarız. İlkelerle yaşayıp hiç durmaksızın ilkelerin ve kendimizin tahliline ve büyük çabayla incelenmesine girişerek, ilkelerin derinliklerine girmeye başlar ve olağanüstü inceliklerle dolu olduklarını fark ederiz. Elimizden geldiğince ilkelerin uyuglanmasına kendimizi adayarak onların önemini, ve kendimizin ve diğerleriyle olan ilişkilerimizin üzerindeki derin etkilerini anlayabiliriz.

Daha önce belirttiğimiz gibi, tüm farklı ilkeler sistemleri kaynağını bu temel kurallardan alır; bu nedenle eğer uygulayıcı kendini ciddi bir şekilde Beş İlkelerin uygulanmasına adayamıyorsa, herhangi daha başka, daha ayrıntılı sistemleri uygulamakta olağanüstü zorluk çekecektir. Tam tersi, Beş İlkeleri en küçük ayrıntısına kadar izleyen bir uygulayıcı ise saf Buddha diyarına ulaşmaya çok yakın olarak kabul edilir. Bu nedenle, bodhisattva ilkelerini kabul etmek isteyen tüm uygulayıcılar, Beş İlkelerin izlenmesine büyük dikkat etmelidir. Basit ve açık oldukları gibi yanlış bir kanıya kapılarak, ilkeleri izlemek ve gündelik hayatımızda uygulamak konusunda üstünkörü bir tutum izlememeliyiz. Eğer bu uygulamaya karşı rasgele bir yaklaşıma girersek, kendimizi Beş İlkelerin anlam ve işlevinde bulunan pek çok inceliği keşfetmek fırsatından mahrum etmiş olur, ve hiçbir zaman bu ilkelerin kazandıracağı ağırbaşlılık ve derin anlayışı deneyimleyemeyiz.

On İyi Davranış

Beş İlkeler temeli üzerinde kurduktan sonra, vinaya uygulamamızı On İyi Davranış üzerinde çalışarak genişletip derinleştirebiliriz: öldürmenin, çalmanın, cinsel istismarın, yalanın, ayrılıkçı dilin, kırıcı sözün, boş konuşmanın, arzu, nefret ve sapkın düşüncenin reddi. İlk bakışta On İyi Davranış Beş İlkelerle çakışıyormuş gibi görünür. Ancak daha dikkatli incelendiğinde bunların aslında beş ilkelerin kapsam ve derinliğini arttırdığı hemen farkedilir.

On İyi Davranış uygulamada, genel olarak üç çeşit eylemin saflaştırılması olarak da bilinen üç kategoriye ayrılmıştır: fiziksel, sözlü ve zihinsel. Bu üç uygulamanın ilki, fiziksel davranışların saflaştırılmasıdır; öldürmenin, çalmanın ve cinsel istismarın reddi yeminlerinin izlenmesinden meydana gelir. İkincisi, sözlü eylemlerin saflaştırılmasıdır; bir kişinin ne söylediklerine büyük dikkat etmesi, yalanın, ayrılıkçı dilin, kırıcı sözün ve boş konuşmanın reddi yeminlerinin yerine getirilmesi için nasıl ve neden konuşması gerektiğini kapsar. Uygulamada üçüncü kategori zihinsel eylemlerin saflaştırılması ise, arzu, nefret ve sapkın düşüncenin (duyarlı varlıkların ayrı bir “Ben” olarak rekabet eden, kendine yeterli ve kalıcı varlıklar olduğu gibi görüşler) önlenmesi amacıyla bir kişinin zihnini izlemesi ve korumasıdır.

Son uygulama kategorisi, özelde zihnin işleyişiyle ilgilenmesine rağmen, anlaşıldığı gibi Beş İlkelerin kapsamını genişletmektedir. Yerine getirilmesi elbette çok zordur, ancak düzenli olarak Üç Hazineye sığınma yoluyla, düşüncelilik terbiyesi ve zihnimizi arzu, nefret ve sapkın düşüncelerden uzak tutmayı öğrenerek mücadeleyi kazanabiliriz. Bu uygulama ile giriştiğimiz şey aslında Budizmde Üç Zehir adını verdiğimiz tüm ızdırapların kaynağı olan arzu, nefret ve cehaletin aşamalı olarak çözünmesidir. Üç Hazineye inancımız ve Beş İlkeler ve On İyi Davranış uygulamamız sayesinde, artan bir şekilde zihnimizi arındırabiliriz. Bu kendi başına tüm duyarlı varlıklar için paha biçilemez bir yardımdır.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !